Amasya ve Göynük



Amasya, yalnızca taşın ve suyun birbirine yaslandığı bir şehir değildir. O, kadim zamanlardan beri ilk maddenin titreşimini taşıyan sessiz bir hafızadır. Dağların arasına gizlenmiş bu eski yurt, insanın kendi içine doğru yaptığı yolculukta karşısına çıkan ilk aynalardan biridir. Çünkü bazı şehirler kurulmaz; doğarlar. Amasya da doğmuş şehirlerdendir. İçinde zamanın değil, mananın aktığı bir damar vardır. Yeşilırmak’ın kıyısında yükselen her yapı, insanın iç âlemindeki katmanları hatırlatır. Bir yanında ilim vardır, diğer yanında teslimiyet. Bir sokağında akıl konuşur, diğerinde suskunluk. Bu yüzden Amasya’ya gelen yalnızca bir şehre girmez; kendi içindeki kayıp kapılardan birine yaklaşır. Çünkü ilk madde dediğimiz hakikat, yalnızca toprağın özü değil, insanın unutulmuş cevheridir. Kurgusal örüntüler dediğimiz şeyler de aslında kaderin ince dokumalarıdır. İnsan bazen yaşadığını sandığı hayatın içinde görünmeyen bir hikâyenin yürüdüğünü fark eder. Amasya bu hikâyeleri saklayan şehirlerden biridir. Burada zaman düz ilerlemez; döner, çağırır ve hatırlatır. Her dönüşte insan kendi eksik parçasıyla yeniden karşılaşır.



Göynük, zamanın sıradan akışını terk ettiği, görünmeyenin görünene daha fazla sızdığı bir eşiğin adıdır. Oraya adım atan kişi, ilk anda açıklayamadığı bir ağırlık hisseder; fakat bu ağırlık bir yük değil, derinliğin kendisidir. Çünkü Göynük, yüzeyde sakin ve dingin görünse de, özünde ilahi akışla temas hâlinde olan bir merkez gibidir. Anlar uzar, sessizlik derinleşir ve insan kendi iç sesini daha net duymaya başlar. Göynük’ün enerjisi ağırdır çünkü taşıdığı şey sıradan bir geçmiş değil, birikmiş bir manadır. Bu ağırlık, insanın içindeki dağınık parçaları aşağıya, merkeze doğru çeker. Kaçan zihin burada tutunur, savrulan duygu burada kök salar. Ve bu köklenme, ilahi kanalın açılmasına zemin hazırlar.

Göynük’te yürürken aslında bir yolda değil, bir eksende ilerlersin. Yukarı ile aşağı, madde ile mana arasında kurulan o görünmez hat, insanın içinden geçmeye başlar. Bu hat açıldıkça kişi, sadece düşünmez; idrak eder. Sadece hissetmez; tanık olur. Burası, insanı dönüştürmek için onu zorlamaz; aksine, onu kendi içine indirir. Ve insan ne kadar derine inerse, o kadar yukarıya açıldığını fark eder. Çünkü gerçek yükseliş, içe yapılan yolculuğun bir sonucudur. Burada arınma, Beypazarı’ndaki gibi çözülerek değil; yoğunlaşarak gerçekleşir. Kişi, fazlalıklarından sıyrıldıkça özünün daha parlak bir şekilde ortaya çıktığını hisseder. Bu bir temizlenme değil, bir berraklaşmadır. Zamanın farklı akmasının sebebi, mekân değil… İnsanın kendi içindeki ilahi ritme ne kadar yaklaştığıdır.