İbnü’l-Arabî
Felsefe Taşının maddesel büyüsünden, Câbir Bin Hayyan’ın laboratuvar imbiğine; oradan da tasavvufun gönül terbiyesine uzanan yolculuğumuz, bizi bu kadim zincirin en zirve noktasına ulaştırıyor: İbnü’l-Arabî’nin metafizik evrenine. Simyanın ruhunu besleyen o derin arayış, İbnü’l-Arabî’nin kozmolojisinde tam anlamıyla bir Varlık ilmine dönüşür. Onun gözünde evren, ilahi Esmaların kaynadığı devasa bir potadır; insan ise bu potadan süzülerek çıkan en saf, en parlak cevherdir.
İbnü’l-Arabî için simya, sadece elementlerin niteliklerini değiştirmekle sınırlı kaba bir zanaat değildir. O, simyayı ilmî ilahi (ilahi ilim) olarak görür. Meşhur eseri Fütuhatı Mekkiyyede, elementlerin dönüşümü ile evrenin yaratılış hiyerarşisi arasında muazzam bir paralellik kurar. Ona göre evren, “Kün” (Ol) kelamıyla yokluk karanlığından varlık aydınlığına damıtılmıştır. Bu bağlamda harfler birer element, elementler ise ilahi kelimelerin maddesel yansımalarıdır. Câbir Bin Hayyan’ın laboratuvarda maddeleri birbiriyle evlendirmesi gibi, İbnü’l-Arabî de harfleri ve esmaları birbiriyle mezcederek varlığın gizli kodlarını çözer.
İbnü’l-Arabî’nin kozmolojisindeki en büyüleyici simya kavramı “Nefes-i Rahmani’dir (Rahman’ın Nefesi). İlahi isimler, kendi potansiyellerini açığa çıkarmak, görünür olmak isterler. İşte bu arzu, ilahi bir nefes olarak tecelli eder ve yokluğun kaba, soğuk, kurşun gibi ağır karanlığını eritir. Bu nefes, evrendeki en büyük simya imbiğidir. Maddi âlemdeki her bir oluşum, bu imbiğin içinden geçerek saflaşan birer damladır. Üretilen ya da dönüştürülen her nesne, aslında o kozmik nefesten ve estetikten payını alan, canlanan bir varoluş hikâyesidir.
Geleneksel simya, madenlerin “hasta” olduğuna ve altının ise yegane “sağlıklı” maden olduğuna inanır. Kurşun, sadece hastalanmış bir altındır; Felsefe Taşı ise onu iyileştiren şifadır. İbnü’l-Arabî bu fikri alır ve insan psikolojisine, ruhuna uyarlar. Ona göre insan nefsi, dünya hayatının tortularıyla hastalanmış, kararmış bir madendir. Gerçek simya (el-kimya), kalbi ilahi tecellilere açarak bu hastalığı tedavi etmektir. O, insanın içindeki o karanlık elementleri (öfke, şehvet, kibir) yok etmeyi değil; onları ilahi aşkın içinde eriterek adalete, bilgeliğe dönüştürmeyi öğütler.